Full text of "pdf"
|
|
|
E
|
|
BİR SİYASINİN ŞİİRLERİ
۱۲ 1 1۲ 115 ۱ 9 UIT eo
CAN YÜCEL
BİR SİYASİNİN ŞİİRLERİ
BÜTÜN ESERLERİ 2
Bir Siyasinin Şiirleri
Can Yücel
4., 5., 6., 7. Basım: Adam Yayınları
8., 9., 10. Basım: Papirüs Yayınları
11. Basım: Papirüs Yayınları, Şubat 1996
12. Basım: Papirüs Yayınları, Ağustos 1997
Resimler: Mehmet Sönmez
Kapak: Ayşe Gül
Baskı: Mart Matbaacılık, İstanbul
ISBN (TK) 975-7432-06-07
CİLT 975-7432-08-3
© PAPİRÜS YAYINLARI 1991
Narlıbahçe Sok. Özhekim İşhanı 1/32 Cağaloğlu + IST.
Tel: 0.212 512 09 27
DAGITIM
P.İ.A. YAYIN DAĞITIM SATIŞ PAZARLAMA TİCARET A.Ş.
Klodfarer Cad. Binbir Direk Sk. İletişim Han No: 7/B1
34400 Cağaoğlu / İSTANBUL
Tel: 0.212 638 55 45 - 71 - 75» Fax: 517 71 57 - 58
ANKARA
Selanik Cad. No: 72, 06640 Yenisehir
Tel: 0.312 417 78 35
İZMİR
859 Sk. İş Hanı C Blok 1/8 35250 Konak
Tel: 0.232 483 10 40
CAN YÜCEL
BİR SİYASİNİN
SIIRLERI
o
"BABACAN BİR HALK ADAMININ
SÖVGÜLÜ DİLİ..."
REFİK DURBAŞ
Memet Fuat, "Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi"nin "Gi-
rig"inde sóyle degerlendiriyor Can Yücel'in siirini:
"Gan Yücel 1940'larda şiire başlamış, 1950'de ilk kita-
bı Yazma'yı yayımlamıştı. Ama bugünkü ününe ermesi
1960'ların ikinci yarısında siyasal şiirlere ağırlık vermesin-
den sonra gerçekleşti. Konuşma dilini büyük bir kıvraklık-
la, halkın çok düşkün olduğu sözcük oyunlarına yer vere-
rek kullandı. Ayrıca, Osmanlı'dan kalma dil parçacıkları-
nın Cumhuriyet çocuklarınca ince alay öğesi olarak de-
ğerlendirişini de şiirlerine ustaca yansıttı. Yaşamın
güzelliklerini kucaklayıp bağrına basarcasına saptayışı,
çirkinliklere hoşgörülü, babacan bir halk adamının sövgü-
lü diliyle yüklenişi, onu çağdaş şiirimizde, sözünü sakın-
maz, ama iyiliğinden, sevgi dolu yüreğinden de hiçbir za-
man kuşkuya düşülmez bir 'ozan' haline getirdi" (1985, 1.
basım, s: 40).
Şimdi de Memet Fuafın oldukça "doğru" olarak tespit
ettiği bu birikimin kaynağına inmeye çalışalım. Can Yü-
cel, siire başladığı yıllarda kimleri okuyordu?
Can Yücel, şiirinin başlangıç yıllarını şöyle anlatıyor:
"Başlangıçta kimseye de özenmedim doğrusu. Türk şi-
irinde bir devre, hani çok şaşaalı devresinde öğrendiğim
şeyler oldu tabii. Garip'ten, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan öğ-
rendiğim şeyler oldu. Bir ara, çok küçükken, lisedeyken
Nâzımvari şiirler yazdım. Hatta o zaman yazdığım bir şii-
rim var, devrim üzerine. O zaman evrimci sosyalistim
ben. İşin yavaş yavaş olacağına inanıyorum. "Sezaryene
lüzum yok, dokuz ay bekleyelim' diye Nâzımvari bir şiir
yazdım. Babam bir arkadaşıyla oturuyor, 'oku' dedi bana
şiiri. Okudum. Arkadaşı, 'Ali' dedi, "bu çocuğa dikkat et,
komünist oluyor." Oysa ben başka bir şey söylüyordum.
Ama Nâzım'ın üslubuyla yazmışım ya beni komünist sa-
nıyor.”
Sözü birden, ilk basımı 1974"te yapılan Bir Siyasinin
Şiirlerine getiriyorum. Ne demişti Can Yücel; "Hapisha-
nede aklım başıma geldi..."
— Hapishane...
ise kapalı bir yer. Şairlik patlamam orada oldu.
Cepheler açık. Seni bir yere koymuşlar. Seni koyanlar
var. Yalın bir çelişki var. Yalın bir çelişkinin içinde bir de
insanlarla sıkı-fıkı bir ilişki var hapishanede. Sade siyasi-
ler değil. Gerçi öbür koğuşlarla ilişkiyi kısıtlamışlardı ama,
yine de onları izleyebiliyorduk. İşte bu çelişkinin yalınlığı
daha doğrudan sonuçlar almama yardım etti. Siyasetti,
içkiydi, kendimi dağıtacak olanaklar da yoktu. Bundan
dolayı yoğun olarak şiirle baş başa kaldım. Yoğun olarak
şiir yazmaya başladım ve bunu iş haline getirdim. İki-üç
günde bir şiir çıkarıyordum. Bunların bir kısmını attım, bir
kısmı Bir Siyasinin Şiirlerini oluşturdu."
Bir Siyasinin Şiirlerini iki bölümde irdelemek mümkün.
Biri günlük siyasetle, doğrudan cezaevi ile ilgili şiirler.
Öteki daha lirik anlamlı, aşk şiirleri...
Fakat iki bölümünde ortak özelliği konuşma dilinin kul-
lanılmış olması. Can Yücel, "Ama 'Garip' şiirinden daha
başka bir üslup vardır" diye tamamlıyor.
— Afat Ilgaz...
"Rıfat Ilgaz da öyle. Ilgaz'ın Sınıfta topladığı şiirlerin-
de "Garip" şiirine çok benzeyenleri vardır. Ama Rıfat bir
sentez bulmuştur."
— Hikaye...
"Evet, hikaye anlatır. Benim burada yaptığım ise hem
Rıfat'ın şiirinden başkadır, hem 'Garip' şiirinden. Çelişkiyi
daha belirgin olarak vermeye yöneliktir. 'Garip' şiiri bütün
açıklığına rağmen daha buğulu bir şiirdir. Bağlantıları bu-
ğuludur. Burada ise çelişki daha sağlam olarak verilmiş-
tir. Bunda kendi şiir söyleyişimin payı da vardır."
Söz, yine "eski"lere uçuyor. "Mesela" diyor Yücel, "bir
ara Ahmet Muhiple çok sıkı ilgim vardı. Daha lisedeyken.
Ama daha sonra Dıranas'la şiir zevki bakımından anlaşa-
madım. Yoksa Dıranas iyi şairdir."
"Dil" diyorum, "senin kullandığın dil, İstanbul sokakları-
nın dili..."
"Sokaktan öğrenilen bir yana, İstanbul Türkçesi Os-
manlı"dan bozulan bir lehçe değildir, İstanbul hayatından
gelen bir lehçedir. Ondan dolayı da halkla ilişkisi olan bir
lehçedir. Boğaziçi köylerine bakılırsa buraların yerlileri
çok iyi Türkçe konuşurlar. Bu sokak lehçesi, eski İstan-
bul'dan gelen, halkla kaynaşmış bir dildir. Eski İstanbullu-
lar cok iyi küfrederler ve Anadolu'dan gelenleri çabuk içle-
rine alırlar. Onlardan gelen vurmaları yakalarlar. Mesela
Tanburi Cemil Bey, sokak satıcılarının sözlerinden beste-
ler yapmıştır."
— Ailenin etkisi bu dilde?
"Babam da, anneannem de böyle Türkçe konuşurdu.
Bu yüzden benim bu geleneği doğrudan sokaktan al-
mamdan çok, İstanbul lehçesinin geleneğindeki yerli, ge-
lişmiş bir dili amam daha doğal."
— Metin Eloğlu...
"Metin'in dili Çamlıca Türkçesiyle Beyoğlu Türkçesi-
nin, yani biraz da lumpen Türkçesinin karması, kırması-
dır."
— Ya Orhan Veli...
"Aynı şey Orhan Veli için de geçerli. Orhan mani de bi-
lir, Divan Edebiyatı'nı da... Geniş bir kültürün sokakla iliş-
kisi vardır onda. Bundan dolayı derhal sokağa intikal ede-
bilir."
Ama iş, günümüze gelince değişiyor. "Ya günümüz-
de?" diye sormuyorum, Can Yücel patlatıyor kahkahasını:
"Bu dilde palamarı çözüp de bazı arkadaşların özendi-
ği gibi acayip bir dille, Osmanlıcaya benzer, halktan ayrı
bir öztürkçeyle, yani Atatürkçeyle şiir yazmayı anlamıyo-
rum."
Söze Memet Fuat'la başladık, Mehmet H. Doğan'la
noktalayalım. Doğan, Şiirin Yalnızlığı'nda şöyle değerlen-
diriyor Bir Siyasinin Şiirlerini:
"Bir Siyasinin Şiirleri (1974) can Yücel'i geniş okuyucu
kitlesiyle buluşturan ve onu bugünkü ününe kavuşturan;
kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getirdi-
ği öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen siyasal şiirlere ağırlık
verdiği bir kitap. Can Yücel'in daha sonraları Freud'a bağ-
layarak, 'kişinin, dış baskıların hışmı karşısında kendi-
özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullan-
dığı bir savunma mekanizması, 'baskının, acının üstüne
gidiş' olarak tanımlayacağı humor, bu kitapla, şiirine bir
daha çıkmamak üzere yerleşecek, çizgisini kalınlaştıra-
caktır. (Can Yücel'in Şiiri, Nisan 1986, s: 297).
BİR SİYASİNİN ŞİİRLERİ
Bİ SEN EKSİKTİN AYIŞIĞI
GÜZEL"E
Dün gece senin küçücük elinle yalnız yattık.
Yalnız, senin küçücük elinle yalnızlık
Kandilli ilkokulu kadar kalabalık...
Zilleri çaldığında düşlerinin
Sınıfların kapıları ardına kadar açık,
Gökyüzünün, denizin, toprağın ve hayalle emeğin
Haklı sınıfları...
Belki de baskın korkusuyla, vefasız, akıntıya atılan
Kitaplar var ya, onlardan
Öğrenmiş Marx"ı gümüş balıkları
Ve belki de onun için o kadar,
O kadar aydınlık ortalık...
Sen ki çiçekleri toplamayan Güzelim,
Çiçekleri sulayan çocuk
Ve ben ki buruk ve kavruk
Bir ihtiyar adamın artık,
Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok...
Ve anladım, anladım ki bi daha:
Düşünde bile göremez işler
Düşlerin gördüğü işleri.
13
BİZİM DENİZ
En uzun koşuysa elbet Türkiye"de de Devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, AŞK olsun!
7
AU
A
Los
EN
“əə
XS
DIE
AR
PR
o
=
2
7
RE
I
>
YE,
YAZ
IR —
v Yo 7 ۱ Y S
əvə > SER
EEE
DIL RO |
1
O A
JA
A
SPSS
e
Ty
Hs
— bi DS
VS
ку
ER
0
۱ AS |
e o Ta (Pe
y 2000007 AE
NES // Д
ижит
\
Bİ SEN EKSİKTİN AYIŞIĞI
Bileklerimizi morartmış yeni Alman kelepçeleri,
Otobüsün kaloriferleri bozuldu Kaman'dan sonra,
Sekiz saat oluyor karbonatlı bir çay bile içemedik,
Başımızda perensip sahibi bir başçavuş,
Niğde üzerinden Adana Cezaevine gidiyoruz...
Bi sen eksiktin ayışığı
Gümüş bir tüy dikmek için manzaraya!
16
YA'U
Elektrikler sóndü dün gece,
Zorbela toplayıp satırancın taşlarını
Mecburen yattık.
Simsiyah kediler gibi dolaşıyor koğuşta
Uyuyan dostların nefesleri.
Dolassınlar azıcık!
Tam ben de eve doğru açılıyordum
Şıpırdatmadan hiç kürekleri,
Yanmaz mı o tepemdeki yüz mumluk ışık!
Bir kürek mahkümunu Boğaz'da sandal sefasına
Haklılar, bırakmazlar tabii ama...
Ya'u ne güzel şeymiş meğer karanlık!
17
SARDUNYAYA AĞIT
İkindiyin saat beşte,
Başgardiyan Rıza başta,
Karalar bastı koğuşa
İkindiyin saat beşte.
Seyre durduk tantanayı,
Tutuklayıp sardunyayı
Attılar dipkapalıya
İkindiyin saat beşte.
Yataklık etmiş ki zaar
Suçu tevatür ve esrar,
Elbet bir kızıllığı var
İkindiyin saat beşte.
Dirlik düzenlik kurtulur,
Müdür koltuğa kurulur,
Çiçek demire vurulur
İkindiyin saat beşte.
Canların gözleri yaşta,
Aklı idamlık yoldaşta,
Yeşil ölümle dalaşta
Sabahleyin saat beşte.
19
PARÇA PARÇA
Yaşamak istiyorum.
Yaşamayı bu soğumuş cehennemde
Ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil sade,
Yaşamayı yaşamak istiyorum.
Bu küfür küfür değil, bu küflü rüzgar,
Bu silsilesini siktiğimin koridorlarına
Demirli dosyalar gibi sıralanmış kapılardan
Ayaklarımın dibine kadar sokularak
Ve sezdirmeden üflüye üfüre
Parmaklarımın uçlarını kemiren
Bu kılları ağarmış fare
Ne bilir, ne anlar ki çocuklardan haber verel
Hem verse de ne umuruml
Ben ki müebbet muhabbete mahkümum,
Çocuklardan haber değil,
Çocukları güneş kokan enselerinden koklaya koklaya öpüp
ısırmak istiyorum
20
Bu uzaklardan ürüyen zağarlar ki şehirdir
Üleşemiyorlar zaar gece denen kemiği,
erken o bed sesli avcı, Ezân-ı Muhammedi
Önüne katıyor onca yeziti...
Allah ekberdir! Allah ...!
Lakin inliyor yine uykusunda Mahir
Ve hep böyle demeç verircesine sayıklayan Şerifoğlu
O ..lığını bilsin, diyor, ben kulluğumu!
Velhasıl:
Bu her gece uykusunda bağırıp çağıran, ağlayan, gülen,
konuşan, isyan eden, yalvaran, küfreden, diş gıcırdatan
Adem Babalar arasında,
Bu damsız damda,
Bu Havvasız havada
"Saf Şair" olamıyor adam,
Sökmüyor sırf şiirsel yorum.
Hani
Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum,
diyor ya Nâzım,
Ben de artık şiir düzmek değil, şiiri düzmek istiyorum.
21
IV
Sen değildin görüş günü telörgüden görünen,
Boncuklarla işlediğim suretindi o senin,
Gölgenin güneşe nisbeti, leylim...
Hem seni ben, seni görmekle görmüş değilim,
Görmedikçe gözlerinin gördüklerini tekmil:
Sabahları çarşıya giderken, örneğin,
Gece dışarda kalmış, üşümüş, tüyleri ıslak bir kedi gibi
Nasıl ayaklarına sürtünüyor komşu arsadaki yeşil
Ve tam köşeyi dönerken, ıhlamurların orda
Eteklerini beline sokmuş —Vallahi—billahi ha'—
Nası' tıpkı Esma'nım gibi çamaşır yıkıyor sahi !...
Görmedikçe gördüğün bu mücizeleri,
Görmedikçe senin gözlerinle evreni,
Göremiyorum ki dünya gözüyle seni...
Hem ben sana bişey söyleyim mi yavrum,
Ben aslında seni görmek filan değil,
Düpedüz Seni istiyorum!
23
V
Bunlar ki hıyaneti battaniyeden yatan
Ve yataklarının tiftiği muntazaman mütehassıs hallaçlar
tarafından atılan,
O düşleri azgınların yorgun yorganları,
Alları ve dallarıyla bit-tamam serilmişler güneşe,
Betonların üzerinde melül-mahzun bir neş'e...
Bunlar ki yorgan yüzlerinin düzüne inmiş dağ laleleri,
Bunlar ki silahtan tecridedilmiş yaban sünbülleri,
Bunlar ki zararsız hale getirilmiş bir bölük menevşe
Ve şuncağızlar .....'ın papatyaları işte!
Anılar ki önlerinden her geçişte
Islanmış mayıs böcekleri gibi üzerlerinde
Acem acem geziniyor gözlerim...
Ama kader diye bir b.. varsa eğer,
Keder değil elbet benim kaderim,
Ve anılar ki madem anasıdır yaşanacak delikanlı anların,
Bugün bu: kuburda kokuşsam da yarın
Çiçek Dağlarında seyirtecek seyrim,
Değil mi ki burnumda tüten toprak kokusudur Devrim!
25
VI
Yaşamayı yaşamak istiyorum, demiştim,
Neylersin ki bu damda bu dem
Ayaklarımla uyaklarımda zincir,
Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim,
Oysa —-medhetmek gibi olmasın kendimi ama—
Yaşamım benim en güzel şiirim.
26
MESEL
Onlar ki suda balık...
N.H.
Dün gece İsa'yı gördüm seyrimde,
Sagken de böyleydi, bir yarı ölü,
Hayalen duruyor sal üzerinde...
Su desen su değil, Celile Gölü,
Asılmışlar gibi boynunda haçı,
Sal yalpaladıkça o da sallanır.
Karşıda bir alay berduş balıkçı
Haça dalıp dalıp da dalgalanır.
Malum ya peygamberlik de bir meslek,
Onun da bir fenni, marifeti var.
İlk fırsat, malını öne sürecek
Ki talep çoğalsın, gelişsin pazar.
İsa'nın fenni ne? Mucize elbet!
Hatırlar İncil'i bilenleriniz:
Zekeriyle balık tuttuydu hazret.
İman kuvvetine bakın hele siz!
Düşüme girince, dedim ki: Yoksa
Meydan mı okuy'cak yine Doğaya?
Sahiden de çözüp uç.... İsa
Sarkıtıvermez mi kamışı suya!
Bekleye bekleye hal olduk tabiy...
E, değerdi ama böyle olaya...
Çıka çıka sudan ne çıksa iyi?
Soğuktan morarmış bir kuru bamya!
27
¿AS WIRE
mn Q«»o `
m a PB 18 |: m cə
ES
7 | = C]
t? 1 Lö ә д JS
22: 2204, : A oat nn سب 1 Әр
PES = V RA KH 9
Yə ə ۱ DA, ды ara, TT 1
Vade ə ia BARRO M
A Bey pactos peda lE
P por Sd
ne s CIR bil
CODY: ess
Kad. öz, AZDAN ib,
x— a
0009
0903
E
/
с
í
$
o
0 JAENA a O NT ۳ :
Reo) ay hah
T f
sk asın ی Ку
ј | a q
| 1 q AT r
ECC VORWORT
ae =
د
Q
=
pA =
m
en
"ad
=
=
E ae
Ga
ox.
pe
A
G
İnce saz başladı o zaman iştel
Ters bir nota verdi Tanrı Elçisi:
Zaptiyelerdeydi en büyük hatal
Denize dökünce Marx'ı, Engels'i,
Kitaplardan geçti balıklara da
Diyalektik Materyalizm illeti!...
Ne mucize, ne ağ, ne de tırata,
Yutmuyorlar artık! diye diretti.
sonra Kurmkapı'dan çıktı asfalta,
Resmi bir taksiye atlayıp gitti.
29
KAKTÜSLER Kİ...
Kaktüsler ki o azman çöl bitkileri...
Marmaris'ten bildiğimiz sabırların kat kat büyükleri...
Bitkiden çok, tükenip bittiği yerde yeşilin
Dikili taşlardır onlar rahmetli yağmur için...
Yakılan ağıtlardan zaar kararmış böyle bazısı,
Okunmuyor ki şeytan örümceklerinden üstündeki diken
yazısı;
Yoksa nasıl ateş püskürüyorlardır kimbilir o ateş
püsküren güneşe,
Ve cızz ediyordur içleri, düşlerine bir bulut düşse...
Bir kurtuluş söylentisidir sanki, bekleşirler akşam
serinliğini
Salmak için toprağın derinlerine özlemlerinin son
köstebeğini...
Kutlu olsun onlara ki o gece, suya erer ayakları,
kökleri,
Mevlüt gibi bir sevince donanır o kademsiz ve kısır firenk
inciri...
Bir top ışık patlar dikenlerin arasından, bir arayıcı fişeği,
Aydınlatır karanlık kum saatlerini o mutsuz bitkinin
o umutlu çiçeği...
Bu kızmış taşlar, demirler ve dikenli teller arasında,
sevgilim,
Böylesine bir umut çiçeği çorak gözlerimde açan hayalin.
30
HAYATTA BEN EN ÇOK
BABAMI SEVDİM
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla — ha düştü, ha düşecek —
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici — hep, hepp acele işi! —
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40'ı geçerse ateş, çağ'rırlar İstanbul'a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
31
O GAMLI ŞOVALYEYE
Upuzun bir Don var ya Servantes"ten müdevver,
Ben o yellim-yellimin kahve değirmeniyim.
Yoksulluklar, savaşlar, tutsaklıklar, sürgünler,
Rozinant"ın kıçında yıllardır seferiyim.
Varsın bu pirinç beden ve bu inançlı keşiş
Dağ bayır dolaşırken hasret gitsin kahveyel
Vurdukça güneş kursu nakışlarıma güneş,
Sevinçler öğütürüm o gamlı Şovalyeye.
32
1972 YAZI
Nerdeyse ışığa inanmaz olacaktık,
Öyle hızla büyüyordu içimizdeki karanlık...
Kalamış'ta,
Öğlen sıcağında
Heykeltraş Kuzgun'la beraber
Damarları varisli ve mermer bir masanın başında
Yeni kesilmiş iki sığır kulağı gibi otururken,
(Bu Kuzgun'un susması demek değil ya hoş,
O ara Mitolojik işkence usulleri hazretin en büyük
merakı.)
Buz gibi biliyordum
Ne kadar su koysan üstüne, boş,
Ağarmayacaktı önümüzdeki namıssız rakı...
Yandaki sokaktan mayolu gençler geçiyor,
Gözlerinde fosfor, bacaklarında 4000 kalorilik gurur,
Geçiyorlar Rüzgâr Gibi Geçti kızlarıyla;
Mutluluk omuzlarına atıverdikleri o yumuşacık havlu...
Düzenleri düzenlerine mübarek olsun!
Ben burda öbür Gençliği ihtiyarlıyorum.
O,
Daireden daireye,
Apartmandan apartmana
En enli arz dairesinden en boylu tul dairesine
taşınırmışçasına.
Güneş bombalarını,
Yıldız kitaplarını
Ve kurşundan ağır, kurşundan vahim yüreklerini
Gık demeden taşıyan
O Sevgi ve Öfke Hamallarını
Kendi ecel terlerimle terliyorum
Damarları varisli ve mermer bir masanın başında...
33
Kargalarin sanindanmis,
—Biri söyledi, ama kim?—
Yezitler gagalarına geçirdikleri kemikleri
Kırıp iliklerini sömürmek için
Yükselip yükselip taa yukarlardan
Tak diye bırakırmış damların üzerine
Garson öğlen ajansını açtığı zaman,
Çatırtısı geliyordu kaval kemiklerimin
Bitişikteki Rum kilisesinin arduvazlarından...
Garson, dedim, bana biraz sabır ver!
Allahtan isteyeceğinizi benden istiyorsunuz, paşam, dedi.
Oyleyse bir A.... ver! dedim,
Gitti, bi daha da gelmedi...
Yalnız kalmanın akılları bunlarl...
— Nasıl da hırtça bölündük biraderl
Herifler satırı indirince,
Sakatatçı dükkânına döndük,
Ciğerler, kelleler, işkembeler...—
Gözümün ucuyla bakıyorum,
O tenhalar kahramanı mistik serçe
Tabağın dibinde kalmış kurtlu kirazları didikliyor,
Yanaşmış gizlice...
Yalnızlığın ufunetleri bunlarl...
— Ama gecer, gecer hepsi,
Yakinda hapse girince...
Gerçi... gerçi...—
Önce güneş tutuldu sandım
Önümüzdeki turistik ve polikrom resim
Resmen Araba döndü birden,
Kayboldu deniz, o mavi yekçeşim,
34
Kayboldu vapur iskelesi (Mimar Kemal'den),
Kayboldu çilekler kadar çilli çocukların
Sevinçler çalan çıngırakları,
Ayvalıklı ablalarının ayva tüyü baldırları keza;
Kayboldu o Bodrum Yapisindan dónme tirandil
(Seksen horse'luk moturuyla kafa s...yordu haza!),
Kayboldu, ama pek de górünmüyordu zaten karsiki
sahil...
Sahi, nerden çıktı, kuzum, bu karartı?..
Güneş lekesi olmasın sakın?..
Aaal At bul AtI
Tamam! Şu çınarın dibinde duran yük arabasının atı!
Hiç ummazsın, diğ'mi, gündüzü geceye kattı kerata!
O metre karesi 1000 liralık manzarayı bi kalemde sildi
attı!
Şimdi de suyun üstüne yürüyor!
Suyu boğacak gibi!
Tühallah! Ayağı tökezledi galiba!
Kulaklarının dikine dek suya battı!
Bak! Bak! Toparladı kendini!
Fırladı, ayağa kalktı!
Heyt be!
Bi silkindi,
Öyle bi silkindi ki
O kötü, o karadonlu yük atı,
O güzellik uykularını kaçıran karartı
İşık olsun! falan diye buyruk etmeden,
Sırf değişe, değiştire, değişe
Yelelerle eytişen yelesinden
Ve sularla birleşen terinden
Ve tümünü birden verip güneşe
Yepyeni bir aydınlık yarattı,
Ve siyah sahtiyanlar kuşanmış bedeninden
Öyle bi yıldız dumanı ağarıp ağdı ki göğe,
Saman Yolunda sanıp kendini
Şaha kalktı hergele...
35
Y Дин
ән SET 5 ХЫ
DİN İLe a. 300,0
П
21.000 not A Airon me
050.100.000. Sə 33. ODOM. AOE
^. 35 35 45 £b 3p35
ELO.
IR cr
all podan 11 o o nuf $ aes DD dd
Hi 2202) 200
10) a ol Bo
ni mn
DD
ri E: D
"ə
286.
ee
s RT مه
an
HORS
Mürekkep balıklarında, dedim, daha da belirgin bu...
— Sözde sıkı duracaktım elime, dilime ve Bilimel -
Daha da açık, dedim, mürekkep balıklarında
Bu Akla Fara, Aydınlıkla Karanlık
Ve Yaşamla Ölüm arasındaki çelişme ve birleşme...
Ve devam ettim, parayla değil ya ukalâlık —
Bu düşmanlarına ve düşmanlarının dostu ışıklara karşı
Kursağındaki karadan, o acıdan, ağudan
Gayrı savı ve savunması olmayan
Bu kendi mürekkebini yalamış yaratık
Yaşamın son emrine sıra geldiği zaman,
Bizceleyin tükenen höcreleriyle tükenip gideceğine,
Milyonla büklümünden bir bir bölüne bölüne
Çırağ eylermiş milyonla yavruyu deniz yüzüne,
Ve başladı mıydı Doğumla Ölümün o ölmez düğünü,
Bir ışık duvağı içinde mürekkep balığı
Yaşarmış son gürlüğünü...
Kuzgun'la böyle bilimselleşirken orda, bir kığıştıdır koptu.
Bizim Düldül araba diye
Koşulmuş bütün kumsalın önüne,
Zangırdatarak köşklerin camlarını, çerçevelerini
Ve ateşi ilk keşfedercesine
Nallarının kıvılcımından
Geçti — Enver Hocaya emsal —
Yandaki arnavut kaldırımından...
Söz, dedim o anda kendi kendime,
Karantili sıkıp yazacağım bunu ben,
O güneşe karşı silkinen atın tarzı
Ve mürekkep balıklarının mürekkebiyle
Yazacağım yaşadığımız bu korkunç-güzel yazı,
İster dışarda olayım, ister hapiste...
Sözümü tuttum, yazıyorum işte!
37
AER
2 Avast
Haddi ousu EE
27 ۱ "E ana
Mao . 18) zə
=
me
irae :
ES
E
MPITOL „enm
—
۱ Zap! ral EA LENIN
ME sv Ga: 3 YAT ww MARKSILA
E YA EK mn, Dé
Erster E Mimi.
A ۲
یط SARA en
GE a Eğ MAK Sav
HK, Tg
b LG RI
Tola lt
VUE TAL
oje Fr
E FFeSCEe:
fo, Tice ۱
—— lu r.
M? һ
—
Mura fl
e
ani "oğ
OTE,
AKTAŞ-REYHANLI HATAY
Yahya Kanbolat"a
Aktaş-Reyhanlı Hatay,
Aklığı pamuk, taşlığı buğday...
Son seçimlerde oldu aynen
Bu anlatacağım olay:
Mertlik, dürüstlük ve güven,
Yani Cumhuriyetçi Dotç Partisinden
Sekiz silindirli bir aday
Teşrif etmiş il merkezinden
Ve dağıtılmak üzre köylüye
Yirmi bin küsur kaimeyi
Toslamış muhtara elden
Oylarını boynuzlasınlar diye.
O gitmiş, bir başka centilmen,
Gene Mertlik ve Dürüstlük Partisinden,
Arkadaşına kazık, basmış on bini
Mebus çıkmak için Haçlılar listesinden.
Zor etmişler 14 Ekimi,
llle de kurtaracaklar Türk Mi.stini!..
Bi de yetismisler ki er meydanına,
Aktaşlılar çoktan bitirmişler seçimil
Can havliyle sandığa saldırınca,
Çıka çıka iki oy çıkmış Dotç'a.
On beş bine gelmiş demek oyun beheri!..
Ve yaldızlı boynuzları otuz bir parça,
39
İl merkezine dönerlerken gerisin geri,
Oflayıp pofladıktan sonra, adaylardan biri
Ah, monşer demiş, bu köylü kısmında
Ne mertlik, ne dürüstlük, ne de güven kaldı gayrıl..
Köylüler her zamanki gibi geçim davasında,
Toplanıp topal muhtarın başkanlığında,
O otuz binle helalinden bir çeşme yaptırmaya
Bi güzel karar vermişler aralarında.
40
SABAH GAMI
Güneş DO dur, beşte doğar,
Vurur, vurur demirlere,
Kapı açıldığında en son,
Dellenir bir uzun RE...
Hep FA diye biliriz a,
Astinda MÍ dir fare;
Çaktırmadan, Es vermeden
Si mavlı kedilere,
Bir kahvaltı edisi var
İşığı kemire kemirel..
LA müebbet bir mahküm.
Laterna çalar vire.
SOLun haliyse malum.
Seytan aldatmak üzre.
41
RESMİ BİR RESİM
Tankın tepesinde bir Yunan zabiti,
Başında miğfer,
Sırtında bir montgomeri,
Faşizm adına çekmiş lüveri...
HÜRRİYET gatesinin 21 Kasım 1973 günlü sayısında
çıktı bu resim Telefotoyla yollandığı için de epiy silikti.
İşte o resimdeki Yunan zabiti
— Telsizle aldığı Amerikanca bir sipariş üzerine —
Doğrultmuş makinesini,
Vuruyor resmen,
Hem de özene bezene,
Damatlık fotoğraflarını çekercesine,
Teknik Üniversite öğrencisi
Hristo ile Hüseyin'i.
43
İSPANYA BAŞKANINI ÖLDÜRENLERİN
KİMLİKLERİ AÇIKLANDI
JOSE IGNACIO ABEITOS GOMEZA,
Takma adı Marquin 23 yaşında,
öğrenci. Quernacalı.
JOSE MIGUEL MENARES ORDANANA.
Takma adı Argala. 24 yaşında, öğrenci.
Arrigorragalı.
PEDRO IGNACIO PEREZ BEDTEGUL.
Takma adı Marga. 22 yaşında, öğrenci.
Virtorialı.
JAVIER MARIA LARRESTEGUL.
Takma adı Atzulo. 27 yaşında, öğrenci.
Bilbaolu.
JOSE ANTORIO URRUTIOCECHES
BENCOECHES.
Takma adı Nazım. 25 yaşında, öğrenci.
JUAN BALTISTA BIZAGUIRRE SANTIESTABAN.
Takma adı Zigor. 25 yaşında, işçi.
Hernanili.
24 Aralik, 1973
44
DARVIN ÜZRE
Devrimcilik gibi Şairlik de
İnen darbeyi duyabilmektir.
Kaslarının liflerinde,
İster copların darbesi olsun,
İster bilincin...
Gelerek, binbir işkenceden
insanlık gibi tıpkı...
Çığlıklarla türeyen Devrimci Şiir
Giderek, sömürüye ve zulme
Karşı akımıdır Sevincin...
45
Hani Gayret Tepe'den
Verilip verilip de
Dala bedenlerimize elektrik,
Tam bedenlerimize elektrik,
Tam tükendiğini sandığımız yerde direncin,
En çelimsiz kızımızda bile baş veren
O silkiniş var ya,
O türkü, o öfke, o erkeklik
۱۱۷۱۱۵۱۲۳۲۱۱۵۲۱2 üreyip güçlenecek,
Güçlenecek,
Güççlenecek,
Güçççlenecek,
Ve de birden tepti miydi geriye,
Tepti miydi o yüklü yürek
Gözüne, yuvasına, kaynağına zulmün,
Bir gökgürültüsüdür, bir şimşek,
Bir sevinçtir akıp gidecek
Şebeklerin sigortası atıncaya dek!..
İşte böyle bir şiir bizim yazmak istediğimiz...
46
SOYUT ŞİİRE SAVUNMA
Bi sen misin, başka tazı yok mu yani kocayan,
Dalmışın gözlerinle bi tuhaf, tuz göllerinel..
O yavşanlar arasında yarıştığın tavşandan
Bir b.. da olsa kalan, bileceksin kadrinil
Bi sen misin, başka ozan yok mu yani kab'zolan!
Uvunup duracağına, soyut şiir yaz be adam!
47
MÜDDETNAME
Hayır habermiş meğer, ağrıdan
kopar gibi oluşu eklemlerimin,
Aylar var ki ağırdan ağırdan
bir değişim geçirmekteymişim...
Masalları bi ansıyın hele,
cazılı bir süreçtir her mucize,
Dövme bir güldür ki, iğnelerle
cazır cazır işlenir tenlerimize,
Vak't erişip lakin açtı mıydı da
bilincimizde alyuvarlı resmi,
Şıp diye erdim sanırsın murada
unutup bütün çektiklerini...
Hem ne varsa halklar tarafından
yaradılmış, yani halkedilmiş,
Ve ne getirdiysek Dağın Kafından
aşk, dil, bilim, çağdaş teknik ve uğraş,
Hepsi de kan, döl ve ter dökerek
hakedilmiş mucizelerdir...
Eskiden kötrüm bir ozandı bu gerçek,
onu yürüten şimdi bu dizelerdir...
Hayır habermiş meğer, ağrıdan
kopar gibi oluşu eklemlerimin,
Aylar var ki ağırdan ağırdan
bir değişim geçirmekteymişim...
İçindeki duvarları yık yeter ki,
dıştakiler kolayl diyordu Gorki,
İçerdeki adamın içindeki
çekiye gelirmiş gibi sanki!...
Baksana, içeri ilk düştüğümde
başıma üşüşen malta taşları,
48
Ve aşarken duvarı, firar düşünde
yakalandığı için arkadaşları,
Voltamı kesip hırsından üstüme
kir-kan işeyen o kirpi güneş
— Değmez döşünde büyütlüğüne! —
çoktan gününü bitirip gitmiş.
Kaldı ki o esrarkeş ve serkeş
sardunyanın encamını da gördün,
Sabah safası sayılmaz be kardeş,
mor picamalarla Sinop'a sürgün!..
Yattıkça hapis denen bu uzun,
bu kapalı, bu karanlık şiiri,
— Koyver, dışarda maneje dursun
nazmın Nâzım olmayan süvarileri! —
Anladım, mahküma Köroğlu değil,
Kör Veysel ayağı daha uygun,
O yüzden de ayaklarımla değil,
parmak uçlarımla yola koyuldum...
Duvarlar devreden örümceklerim
söktükçe bu taşbasması metni,
— Sırf yaşama şevkiyle Kelebek'lerin
sökmez bu, demek istiyorum yani! —
Ve yavaş yavaş düştükçe bu kale,
bu Allahın cezası cezaevi,
"Hayvan ve Gardiyan" öyküleriyle
bu dört başı zincirli mesnevi,
Beddualar bitip dile geldikçe
beni beni, fasıl fasıl ve çığlık çığlık,
Bir kaynaşma olur işten içe,
eller arasında başlar yakınlık.
— Mesela, Recep Ustayla şu anda
gülüşüyoruz ranzadan ranzaya,
Demek ki bu leş gibi kokan koğuş da
dahil bu değiştireceğimiz dünyaya! —
49
Bitişikte bereket ki kaynıyor
fasulyelerle nohutlar mışıl mışıll
Seni azı düşleri iyiye yor,
bu aş pişecek daha bi fasıll..
O en gümrah demlerini bile
sıfıra vurdursalar da ne gaml
El değil ki Antepli bir hergele
copla uykularina giren Bayram!..
Pis pis sırıttıkça sıvanın altında,
— ister gül, ister güldür güldür ağlal -
Taşucu"ndaki güneş saltanatından
derlenmişti, düşün, bu kötü tuğlal..
Bir kuş ki gelip parmaklığa konmuş,
ne bilsin neye iy'dir o demir!..
Bilse konar mıydı o parmaklığa kuş,
bilse neden böyle eğri o demir!..
Çıktım ki bizim bölüğün damına,
hayret, bütün kiremitleri tamam!
Bi fiske vurdum DAM ın anlamına,
bi tek kiremit kalmadı sağlam!..
Eski bir tavlaydı Toptaşı ama
hapis oynardık bari aylığına;
Modeli New Jersey'den aşırılma
Adana'daki bu modern barhana
Türkçe sözlerden hep, bile bile
yanlış kurulmuş bir cümle yapısı;
Hem sade bu değil ki, bu bilcümle
yanlış arasında bir cümle—kapısı...
Bir Kel Fatma gibi kaba kâğıttan
infazda kabarırken ceza müddetim,
Yaşlara yelkenli saldım ağıttan
Deniz'e dek gider diye niyetim...
Hayır habermiş meğer, ağrıdan
kopar gibi oluşu eklemlerimin,
50
Aylar var ki ağırdan ağırdan
bir değişim geçirmekteymişim...
El bebeler, gül bebeler bir süre
kendi elleri değilmişçesine
Işığa doğru çevire çevire
ve hayretle bakarak ellerine,
— Gücünü tüm bu işe verdiği için,
çözüp en gücünü bilmecelerin —
Nasıl sezerse öyle için için
o tozpembe uçuşlu serçelerin
Kendi om'zundan kanatlandığını;
yeniden yeni-dogmus gibi ben de
— Unutup Tecritde soyutlandigimi —
gözü yaşlı bir duvarın dibinde
Alırken sağır kapının ahını
gülücükler açan bir maymuncukla,
— Az mi kestik Gart Sükrü'nün iflahini,
Can'di adi, yankesici cocukla! —
Ve kazirken sonra kanira kanira
göğsüme yönelmiş namlunun yivini,
Kurşun döktüm olmalı ki kazara,
canevimde duydum cezaevinil...
— Ölüm çözüm değil bu muammaya! —
Tezelden erişti sağlık haberim.
Bi baktım, başladı Canlaşmaya
kafes kafes, telörgülü gözlerim.
Ağlarda bir yıldız göründü ilkin,
dert oldu içime, ne kadar yalnız!
Rastladım sonra çişe giderken,
aynı kurranın eratıymışız!
Bu höcre de kirvem, kankardeşim dünden,
yaşasın içinde gebermişliğim!
Ben gayri bu plazmalarda yüzen
aydınlıklar yüklü bir çekirdeğim!..
51
Sonunda ol kalenin bedenleri
bedenimle öyle bir oldu ki benim,
Bundan böyle zulmü bendedenleri
sıkıysa kalebend etsin yönetiml..
Gerçi onlar da işin farkındalar ya!
Boşuna değil elbet bu "Af" bollugu!..
Ilgar eyledi bir dev kaplumbağa,
kursağında daim tutsak olmuşluğu.
Sırtındaki kambur değil, zindanı,
duvar, demir, pranga ve bukağı.
Sırtlamış celladı, Rıza gardiyanı,
5۱۲۱۱2۵۲۲۱۱5 "müebbet" sanılan bir çağı,
Yürüyor, yürüyor bir dev kaplumbağa,
—dev bir ekmek ki kızarmış kabuğu —
Ağır ağır yürüyor aydınlığa,
yürüyor Özgür Bir İnsanlığa doğru.
Duymadık demeyin, dışardakiler,
büsbütün bir millet oldu sayımız!
Sözüm size, ey Başı-dardakiler,
sizinde Kurtuluş Olsun Çayınız!
13 Şubat 1974
Müddetnâme: Hükmü kesinleşen mahkümlara cazalarının süresini
ve ne zaman biteceğini bildirmek üzere İdarece verilen belge.
Infaz: Cezaevlerinde resmi işlemlerin yürütüldüğü ve dosyaların
saklandığı büro.
Kurtuluş Olsun Çayınız: Mahkümların aralarında çay alıp verirken
kullandıkları bir deyim.
Tecrit: Mahkümun disiplin cezasına çarptırıldığında tekbaşına kapa-
uldigi hócro.
52
LORCA'YA SAYGISIZLIK
Su kadar çıplaktı Kadın
Ve akar gibiydi ak yatağında,
Karnının düşlerinde yüzen
O eflatun nilüferi saymazsan,
Belki sudan da saydam...
Lakin Lorca"nın ruhu değil be kardeşim,
Lorca"nın ruhu değil ki
Bu zilhayalin başını bekleyen Ozan...
Adana zindanında,
Adana zindanında
Yandım,
Yandım,
Yanarım aman...
Adana zindanında,
Adana zindanında
Al itfaiyesiyle dilinin
Kendi yangın kulesini yalayan
Kara bir boğadır Zaman
53
LAZARUS
RUS DEĞİL,
LAZDI
Çalpara çalmıyor diye aç ayı,
Islav belleme sakın Acıyı!
Çapulanla dinle Laz damarındaki
O ağzı çarpuk darbukacıyı!
Tepeden tepeye uyy yandu ateşler!"
Hamsi celiyimuşl... Er eriştu haber...
Zindan da ne kil Bir ay karanlığı,
Karakoncolosun sütanalığı,
Ve Ashab-ı Kehfin zıbardığı o
Mağaraya emsal bir dölyatağıl..
Ne havliysun, Kitmir? diye uyanmış Mernuş.
Sen aglamiysun da, culiysun'len .ust!..
Bu çakır sulardan kanayan kuyu,
Bu çevrisine düştüğün gayya
Aslında gökyüzüne çevrilmiş bir namludur
Azaplarla günaydınlar apartmaya.
Doğrulttum çiftemu da pakti pa"a karşiden,
Vuruldum pir cerene pir çift cözyaşı ilen,
Çanına tak der diye çoook bekler o takalarl..
Keten göynekleriyle seyirttikçe dalgalar
Dik-ağaç-dörtgeni etrafında Anadolu"nun,
Bu hamsi denizinde senin de bi tuzun varl..
Canine tak mi dedu, ne tekliysun be taka?
Ölü sözün pen açtum caninu yaka yakal..
Lazarus: Hazret-i İsa'nın ölüden dirittiği fıkara.
Çapula: Laz pabucu.
* Doğu Karadeniz'de hamsi akını haberi kıyı boyunca tepeden tepe-
ye yakılan çoban ateşleriyle yayılırmış eskiden.
54
Karakoncolos: Umacı.
Ashab-ı Kehf: Roma İmparatoru Decius zamanında (249-251) Hıris-
tiyanlara karşı uygulanan zulümden kaçmak üzre, Tarsus, ya da
Efes'te bir mağaraya sığınıp 300 yıl uyuyan yedi genç... Mernuş
bunlardan biri, Kitmir ise köpekleri. İlk uyanan Mernuş ekmek almak
için çarşıya indikte, satıcıya verdiği sikkenin çoktan yürürlükten
kalkmış bir para olduğunun göze batması üzerine ardına düşenler
gizlendikleri mağarayı bastıkları zaman, içerde yedi kuş yavrusun-
dan başka bişey bulamamışlar.
55
SABAHATTİN EMMİ İÇİN
Akşamüstü
Beş buçuk altı sularında
Arabam kırılmış, yatıyordum betonda
Cekirdek yiyerek efkárimdan,
Dalmışım mavinin avarasına...
Bir uçurtma çıkıverdi.
Bir uçurtma... aman! aman!..
Avlu duvarlarının telli objektifine
Salına salına onur verdi...
Mahkemeye son anda yetişmiş,
Yine de telaşsız
Ve alabildiğine ciddi
Bir görgü tanığı gibi...
Ve çayırların, çocukların, gelinciklerin
Dünyada hâlâ var olduğuna dair
Yeminli (yani üç kez kuyruk attırarak)
Ve de allı yeşilli
ifadesini verip
Yine geldiği gibi salına salına
Ve alabildiğine ciddi,
Avlu duvarlarının telli objektifinden
Çıkıp gitti...
Arabanın atları deh deh aman da!..
Uçurtmanın aşkına ayağa kalktığımda
Sabahattin Emmi'nin öldüğü geldi aklıma,
Bir volta da onun için attım, sonra bir volta dahâ...
Arabamın atları tıkıtak tıkıtak betonda...
56
TABİR İÇİN BİR RÜYA
Hiç mi sabah görmedik yanil
Böyle yeşil gökyüzü mü olurmuşl
O karpuzu hangi dürzü astı oraya?..
Vur bıçağı, bakma yaşın gözünel
Çal bıçağı parmaklıklar arasından
Ki yarılsın çil-çubuklu kabuğu
Çatırdaya çatırdayal..
Vur pençe-i Ali'deki şemşir aşkına!
Vur ki çıksın,
Çıksın gayrı ortaya
Kuyu-yeşil hapislere sığmayan,
Kan-davalı,
Delikanlı
Kızılbaşl..
57
DAMDAN DAMLAYA DAMLAYA
GÖL OLMAZ YA
BİR
Bi sağ yanıma yattım, geçti beş yıl.
Bi de soluma yattim, etti mi on!
Hadi kalk, dediler, bitti bu fasıll..
Hay allah kahretsin, uyanamıyoml
10 Nisan, 1973
61
İKİ
Yarın pazar, sokağa çıkma yasağı var,
Seçim kütüklerini dolduracaklarmış...
Kıyamet kopmaz a,
Yarın da sokağa çıkmayıveririz, canım!
62
ÜÇ
Biliyor dostlar benim volta atmaktan hazetmediğimi,
Matrak olsun diye çağırıyorlar yanlarına,
Basımla Aah deyince ben, gülüsüyorlar.
Sonra bir Veysel Karani edasıyla
Yeniden düzülüyorlar yola,
O helayla orta-kantin arasındaki tam yirmi iki buçuk
adımlık
kervan yoluna
Ben de kemal-i tazimle su döküyorum arkalarından.
Dışarda da biraz böyleydi zaten,
Aptestten çok namaz kılardı bizim ihvan...
63
DÖRT
Koridor üzerindeki pencerelerden birinin içine tünemiş,
On ikinci koğuşun avlusunda voleybol oynayanları
seyrediyorum:
Köylüler top değil, toprak keseğiymiş gibi nereye
rastgelirse
savuruyorlardı topu,
Çaycı da kırmızı camdan çiçekleriyle ürkek bir tavşan
gibi seyirtiyordu...
Biri seslendin birden,
Baktım, ağır makinistlerden* Hacı Avcı.
Aklım kesti, dedi, yatarsın sen bu cezayı!
Nerden icabetti bu laf pek anlayamadım ya,
Oturduğum yerde şöyle bi doğruldum;
Yaşar Kemal işitmesin, ama
Nobel kazanmış kadar oldum.
“Ağır makinist: Ağır cezalı mahküm.
64
Hü “ə a
D gər: nmm jc Y 19 ls
s ə 2491 cup | E Fu
A İY 9 تا IK
d co 2 s و
— =
ENSE Ty
a e
(4 ә
S JL
CIL.
- E i ud na
=
“ALİ
or?
BEŞ
Af bir atıfettir,
Şartı bunun nedamettir,
Nedamet de hiyanettir,
Hiyanet de fazilettir,
Fazileti Faşizmin...
Hiç merak etme,
Bunlar eveleye geveleye böyle,
Eninde sonunda "Af"fı verecekler bize.
Amaaaa
Biz onları,
Biz onları aftetmeyeceğiz, azizim...
Nisan, 1973
66
ALTI
Geçen gün, görüşe gelenlerin isimleri okunurken
hoparlörde,
Otobüs terminalleri düştü aklıma,
Aynı çatlak ses, aynı nalça ağız:
Adanadan İstanbul istikametinde gitmekte olan
Gazanfer Bilge Turizm Otobüsü yolcuları,
otobüsünüz hareket etmek üzredir...
A, baktım, şaka-maka derken, daldırıp gidiyorum
İstanbul istikametinel..
Tip! Tih! Tih! Tih! Tih!
S..mışım ben böyle 1930 modeli ranzayla çıkılan
İstanbul seyahatinin içinel
67
YEDİ
Gazeteci bağırıyor:
Af vaar, afyon vaaarl...
SEKİZ
Bugün Ondokuz Mayıs,
Mayısın ondokuzu!
Sen ey Türk istiklâlinin koruyucusu,
Sen ey ülkemizin geleceği,
Ulusumuzun gözbebeği,
Se ey demirparmaklıklarda barfiks yapan,
Ranzalarda parende atan
Sportmen ve kahraman Türk Gençliği,
Önünde senin bütün Kilit-bahirler açık,
Ama herzaman Samsun'a çıkılmaz a,
Bu sabah da avluda volta atmağa çık!
68
ON
Dışardan gelen haberler berbat:
Bir yandan pahalanırken hayat,
— Fiyatlar FİAT, ücretler PERMEŞAT! —
Bir yandan da ucuzluyor memat,
Bir imzaya bakıyormuş kontur ile üç aylık kontrat!..
Görüşe bir hanım geldi geçen gün,
Teselli için söylemiyorum, vallahi, dedi,
Dışarıya göre, emin olun, sizin burası saltanat!
Mesela, hiç imkân var mı, efendim, şu çayı...
Telörgüden süzülen ışığa tuttu bardağı,
Dışarda...
Dayanamadık artık, bastık kahkahayı.
Canım, biliyoruz, diye üsteledi,
Biliyoruz, içerde de vaziyet bom...!
Bom... ama,
Hiç değilse içerde içeri düşme tehlikesi yok!
Düşündük sonra arkadaşlarla,
Ziyaretçi hanım haklı çok...
70
ONBİR
Ben utangaç tabiatlı bir adamım,
Küçük kızım Su'ya bakmayın siz,
— Ona göre ben, o'oohh!.. yumuşakbaşlı bir kaplanım! —
Ciddi söylüyorum, fena halde utangacımdır.
Hele biri beni eskaza övmeye başlasın,
Resmen kızarır, bozarırım...
Delikanlıyken daha da berbattı ya:
Babam sofrada,
Şu yazdığın şiiri amcalarına oku, bakalım, dedi mi,
Handiyse masanın altına saklanırdım...
Ama şimdi,
Mapusa düştükten sonra,
Sağda-solda hakkımda çıkan yazıları gördükçe,
Utanmak nerde,
Yadırgamıyorum bile.
Biliyorum çünkü
Benim için yazılmış değil,
..gürlük uğruna mapus yatan bir ozana düzülmüş o
Övgüler...
Yine de bazen,
— Bazen dediysem, hani iki-üç haftada bir —
O ..gürlük uğruna mapus yatan ozana
— Belki buranın havasından, suyundan —
Bi parçacık benziyorum kanısına kapıldıkça,
— Huylu vazgeçmezmiş ya huyundan —
Bir pembelik yayılıyor yanaklarıma,
Bell—belirsiz ama...
71
00001
ИЛИ
İl
001
ONİKİ
Yılmaz'ın seyrinden kapıp getirdiler Siyasi Koğuşa Garip
Güzel'i
Hayvanina "deh" diyeceğine, yanlışlıkla hükümete ”...”
demiş...
Aksak ayağına emsal, sekerek anlattıklanndan anladığım
kadarı:
Halde arabacılara hasım giden kamyoncular Garip'in
başını yemiş:
Hemi kamyoncuların komisyoncusu aleyhindeki en
birinci şahit.
Şikayetçi polis de onlardan tarafa ait...
Ne ki, sekiz bebe var evde yolunu bekleyen,
Karısıyla hayvanı hariç;
Hepsi de şincek konu-komşuya muhtaç...
Üç aydan önce çıkaman, dediler. Boşuna dellenme
heç!
Dellendiği yoktu zaten, ۱
Yanlışımızı belledik, dedi. Üst yanını geç te...
Töbe gayrı "cus" demiyece'm!
Fekat... Madem öyle istiyorlar, de-mi-ya, yeğen,
Biz de dehleriz onları güzünki Seç te...
Olmayan kırbacını şaklatmak için tam kolunu
kaldırmışken,
Lâkin... diye durakladı, güçtür bu hükümata laf
anlattırmak...
Ya biz dehliyoruz derken, onlar çüşleyiverirse ne
yapak?..
Telli kardeş bastı kahkahayı, baskın verircesine
Israel'e
Tevekkeli, dedi, Siyaset"e atmamışlar bizim Garip
Güzel'i!..
73
ДИЛЛИ
ОЈ
o MER qe ——ҹхг– es
ONÜÇ
Uzanmış yatıyordum,
Öğlen vakti.
Bizim semtin reisinde sıcak,
Köpek gibi soluyorum yattığım yerde.
N.B. geldi.
Belli, yine bozuklardan çalıyor.
Üç gündür devedikeni bürümüş gözlerini,
Neredey baksa, dalıyor...
Sigaramı versene! dedi.
Nerde? dedim.
Görmüyor musun? dedi, yatağımın başucunda!
Yatağının ayakucunda buldum paketi.
Al, dedim, silahını!
Bi hışımla kaptı elimden.
Kurala uygun kazılmış bir boy siperine girercesine
Karşı duvarın dibine çöküp
Ateşledi sigarasını...
Birini vurdu, ama kimi?
Beni mi?
Kendini mi?
Anlayamadım...
75
ONDÖRT
Em. ORG. Gürler'e
Karakaslı bir bulut geldi, geldi, geldi... |
"Gürledi, ama yağmadı" değil,
Yagmadi, ama gürledi gitti.
Haziran, 197.
ONBES
Hak'katen firaklıydı Müdür Beyin veda konuşması:
Filhakika burda beş yıldır hazırladığı
Ve Vekâlet-i celileye rapor halinde yazdığı
Islahat ve reformlarda kalmıştı aklı.
Lakin, dediği gibi, ehemmiyetli değildi Antep'e nakli,
Memuriyet bu, efendime söyleyim,
Vazife ahlakı...
Yine de üzülmekte yerden göğe haklı,
Çünki taa 1945 senesinden beri
Cezaevi müdürü olarak,
Biz, kader kurbanı evlatlarını islah edeceğim derken,
Kendini ıslah etmeye hiç vakit bulamamıştı zavallı...
76
ONALTI
Yüzlerini görüyorum çökertildiğim yerden,
Ziyafete konmuş gibi sırıtkanlar;
Sade bi tanesi, Kozanlı bir gardiyan
Ellerini bağlamış, dineliyor kapının dibinde.
Çekiniyor sanki sofraya oturmaya
Çağrılmadan.
Öbürleri Müdürün "tanzim ettiği menu”ye göre
Siftah etmişler çoktan,
Daha seçkin lezzetlerin, peşindeler artık:
— Mesela Başoğlu gibi bir zindidin "Allah-Allah" diye
haykırması, Ökkeş'in dal bedeniyle "ekose levrek
balığı” gibi kıvranması, ve mesela benim oraya ge-
tirtilip, bir-iki süzme hakaretle sözde yaşıma hörme-
ten salıverilmem —
Parmaklarını görüyorum yattığım yerden,
Copun sapına dolanan yağlı parmaklarını...
Kollarını görüyorum — bir alay akbaba kanadı —
Kimi inip, kimi kalkıyor...
Göremiyorum gagalanan tabanlarımı,
Parçalanmış bir çift tavşana dönmüş olmalı...
Kendi sesimi duyuyorum derken:
— Bilmem kaçıncı darbeden sonra —
Ağrısı sıklaşan bir ananın feryadı,
Nurtopu bir selam gibi sarkıyor yarınlara...
77
ONYEDİ
Burası dipkapalı,
Tabanı su, tavanı çemen...
Sekiz gündür seyrandayız...
— İkisi ağır, onbir yaralı,
Tamamen idiot'lojik bir maraza yüzünden —
Romatizmaya epiy yakın bişey olmalı ki romantizma,
Küherçileli duvarlara baktıkça,
Sevgilimle mantar toplamaya çıktığımız günler geliyor
aklıma...
Yalnız bu kadar münbit, bu kadar sulak bir yerde
Su dökecek bir hendek veya ağaç arkası bulunmaması
tuhaf...
Diyeceğim, kapının herdaim üstümüze kapalı durduğuna
bakarsan,
Sıkıştıkça, ...let kapısına başvurmamız olağan,
değil mi,
İki saatte bir en azından?..
Anlatabilirsen anlat bunu Piç Feyzullah'a!
Hela bekçisi değil ya, kendisi şerefli bir gardiyan!
Siz hep kendinizi düşünüyorsunuz, diyor haklı olarak,
Midem bulanıyor, diyor, buranın kokusundan...
O yüzden herhalde, öğlenden beri görünmediydi;
Hal kalmamış hiçbirimizde,
Saat hiç yoksa yedi,
Bir yandan sıcak, bir yandan büyük-küçük aptest
derdi...
Sayım zamanı muhakkak gelir, açarlar kapıyı, deyince
ben,
Başoğlu kocaman bir tırtıl gibi kıvranıp durduğu
yerden,
Hayatta hiç bu kadar sayılmak istememiştim, dedi.
79
ONSEKİZ
Nem varsa şu mahzende,
Yatağım,
Yastığım,
Donum,
Gömleğim,
Sigaram,
Kibritim,
Kitabım
Ellerim,
Gözlerim...
Nem varsa şu mahzende,
Nem varsa,
Nemli filan değil, düpedüz ıslakl
Yani şu geçirdiğim on gün var ya,
On ay eder su içinde!
10 Eylül, 1973
80
ONDOKUZ
Felcederim senil diye haykırıyor adam.
Felç edecekmiş beni,
Anarşistlik edip bi daha falaka şiiri yazarsam...
Derken suratının şakında "burun" diye gezdirdiği o
korkunç dikeni
Üstümde yakalanan kâğıda daldırıp çıkardıktan,
Ve gözlerinin idare lambasını bi miktar daha kıstıktan
sonra,
Utan! diye höykürüyor. Yaşından, başından utan!
Şarap imal ettiğin yetmiyormuş gibi, bi de iftira
ediyorsun bu fıkaralara!.
— Dönüp yüzlerine bakıyorum: Başgardiyan Rıza ile
Kuru Hasan.
Yeni yumurtadan çıkmış iki keklik yavrusu kadar
mazlum ve masum,
Ağlayacaklar, dokunsam...
Kaldırıp elimin altındaki sandalyeyi kafalarına
çalmak geliyor içimden, kendimi zor
zaptediyorum —
Sizin için ne diyor bu, biliyor musunuz? "Akbaba"
diyor,
"akbaba"!.
Ve aniden, sol elindeki kağıda sağ elinin tersiyle bir
hükümet darbesi aşkedip, okumaya başlıyor falaka
şiirini...
— Böylece suçumu olanca ağırlığıyla çarpıp
yüzüme, oracıkta kahretmek istiyor beni galiba —
Tarzı bi hayli kadim ve hamasi de olsa, fena
okumuyor hani;
Mesela: "“Ziyafete konmuş gibi sırıtkanlar" dizesini
okurken, özellikle sırıtıyor acı acı...
Giderek, bütün kendini-beğenmişler gibi kendini
kaptırıyor kendi sesisinin sihrine...
81
Ve taa neden sonra ayıp, o ziyafeti düzenleyen Müdürün
kendisi olduğunu hatırlayınca,
Utançla hınç karışımı, saydam ve ıslak bir perde iniyor
gözlerine,
Fırlatıyor kâğıdı elinden, devletli burunu ağzının
kaldıracıyla ortanın sağına aktararak...
Yazdığımda en ufak bir yalan var mı? diyorum.
Farketmez! diye celalleniyor. Benim cezaevimde böyle
Şeyler yazmak kesinlikle yasak!...
Ama ben de bir insan olarak, dilediğimi düşünmekte
ve yazmakta hürüm, diye ısrar ediyorum.
Sen insan filan değilsin! diye kürkrüyor. Mahkümsun
sen, mahkúm!...
Ezerim, felcederim seni, hele bi daha böyle
münasebetsizlikler yazmayı dene!..
Ve harika bir "Defol!"la bitiyor bu hayatta görüp
göreceğim en olumlu, en parlak eleştiri..
Dahası var: Cırcırlı'dan Kapıaltına geçerken, artık, silah
yerine, Şiir arıyorlar üstümde o günden beri...
82
YİRMİ
— Burdan ne kadar çeker, dedi, denize? Bursa"dan
yeni gelen işçi arkadaş Recep Anıl.
- Otomobille yarım saat çeker, dedim, Yayan da iki
buçuk saat... Benim cezamla dersen, aşağı-yukarı
dokuz yıl.
YİRMİBİR
Ne kadar da çok mahküm var şu gökyüzündel
Hepsi de müebbet... bizim Osman gibi...
83
YİRMİİKİ
Ben hele şu duvarları aşayım da bi
sen arkamdan öt ötebildiğin kadar.
Sayın düdüğüm beniml..
Dütl..
Dü
üt!..
Düü
б
б
üt!..
B4
YİRMİÜÇ
Abdullah duvarın dibine oturmuş, boncuktan bir süs
yılanı örüyordu,
Baş tarafı bitmemişti daha...
Halo Dayı çıktı geldi,
Gözlüklerini dürbünleyerek, Abdullah"ın elindeki o
alelacayip nesneye baktı, baktı, baktı...
Bir kahkaha kopardı derken, ıslık azmanı bir
kahkaha...
Moorrel dedi. Moorrel
Kurmanç diliyle,
Uzun bir "o" ve sonu "a”ya çalan uzun bir "r"...
"M-O-O-R-R-E"
Ve simsiyah bir yılan Cüdi Dağından
Simsiyah bir yıldız gibi kaydı,
Daracık vadilerden süzülerek sınır aşırı,
O Zaho denen yemyeşil düzlere...
85
YİRMİDÖRT
Fahir Dayı Yunan uyruklu, Gümülcineli.
Bakma, aslında topumuzdan çok buralı.
O bizler gibi sonradan değil çünki,
Anadan-doğma vede hilkatten çileli.
Sipsivri garibimin kafası,
Tüy tekmil kulağının arkası.
Bi de kanadı olaydı, allahıma,
Uçtu gittiydi damdan yarasa.
Ayağ'nın biri çabuk, biri çarpuk,
Biri Kuzeye ise, öbürsü Güneye bakık.
İzini sürelim dediydik bigün,
Döne döne feleğimizi şaştık.
86
Gereği düşünüldü:
Türk asıllı ve Yunan uyruklu olan sanığın 1966 yılında
Gümülcinede ikamet ettiği sırada ilişki kurduğu Yunan
İstihbaratı Teşkilâtı (KİP) na mensup Hiristo Anjelikas
vasıtasiyle vaki casusluk teklifini kabul edip bu husus-
ta yetiştirildikten sonra bilgi istihsali ve hizmet ifası için
Türkiyeye gönderildiği ve sık sık tevali eden Türkiyeye
geliş ve dönüşlerinde yol güzergâhlarındaki sabit ve
hareket halindeki askeri birlikleri, tankları, motorlu
araçları, silâhları, teçhizatları, askeri kamyonları ve
araçların plâka numaralarını tespit ederek Yunanista-
nın İstanbuldaki konsolosluk kâtibine verdiği sanığın
Milli Emniyet Makamların ve Askeri Savcılıkça tespit
edilen ikrarından üzerinde yakalanan ve arkasında
kendi elyazısıyla yazdığı bilgileri ihtiva eden sigara pa-
ketinden tespit ettiği bu bilgileri vermiş olduğu Yuna-
nistanın İstabuldaki konsolosluk katibinin 14 adet fo-
toğraf arasından teşhis etmesinden ve bu delillerin
tahlil ve münakaşasından mabul idiydiğine ve bu ka-
bul şekli dosya muhteviyatına da uygun bulunduğuna,
doktrinde casusluk bir devletin menfaatine başka bir
devletin askeri, siyasi ve iktisadi durumuna ilişkin bü-
tün gizli bilgilerin ve belgelerin araştırılması sağlanma-
sı ve yabancı devlete ulaştırılması olarak tarif edildiği-
ne, maddi olayda "gizli kalması lâzım gelen malümat
şeklinde tanımlanan Sır unsurunun mevcudiyeti yetkili
makamın mütalâasına ve mevzuun mahiyetine göre
mahkemece takdir ve kabul olunduğuna ve mahiyeti
itibariyle sır olan bir belge veya şeyin ilgili makamlarca
himayesiz bırakılması onun sır olmasını engelleyeme-
yeceğine; malümatın istihsal edilmesi yani öğrenilme-
siyle suç tamamlanmış olacağına, mezkür malümat
hassatan askeri casusluk kastı ile ve tesadüfen olmak-
sızın gayret ve mesai sarfederek istihsal edildigine;
binnetice dava konusu olayda sanık devletin güvenliği
veya milli veya milletlerarası siyasi menfaatleri bakı-
87
mından gizli kalması lazım gelen bilgileri siyasi ve as-
keri casusluk maksadıyla gayret ve mesai sarfederek
istihbal ettiğine ve fiilen memleketin harp hazırlıklarını
veya harp kudret ve kabiliyetini veya askeri hareketle-
rini tehlikeye sokacak derecede olmadığı dosya muh-
teviyatından istihraç ve takdir edilebildiğine binaen,
mahke mece delillerin tahlil ve değerlendirilmesi neti-
cesi ve Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 21-1-1972
gün ve 1972/8-9 sayılı kararına uygun surette casus-
luk suçunun maddi ve manevi unsurlarının oluşturdu-
ğu kabul edilerek sanık hakkında As. C.K. nun 56/1-A
maddesi deläletiyle T.C.K. nın 135/1, 69, 31 ve
173'uncu maddelerine göre uygulama yapılmasında
isabetsizlik görülmediğinden sanık vekilinin sübuta de-
illerin değerlendirilmesine ve bilgilerin gizlilik taşıma-
dığına ilişkin bilcümle temyiz sebeplerinin 363 sayılı
As. Kriş. ve Yarg. Us. Kanunun 217/2 maddesi gere-
ğince REDDİNE, tedbir niteliğindeki emniyeti umumi-
ye nezareti altına alınma cezası ile ilgili sürenin dört
yıl iki ay şeklinde düzeltilmek suretiyle müttehez hük-
mün tebliğname veçhile Onanmasına 13 Nisan 1973
tarihinde oybirliğiyle karar verilip usulen açıklandı.
88
Arama yapıldı saat dörtte, geçen sabah.
Rüyasında hükmetmişler kelebeği cinli Müdüre.
Aradıkları: esrar, hap, kesici ve dürtücü âlet, şiir ve
silâh.
Ellerinde coplar, matraklar, meşe sopaları, elfenerleri
V.S.,
Uykumuzu şereflendirdiler.
İşte böyle herzaman uyanık ve diri ve herzaman
onbeş yaşında olmalı, dedik, Devlet ve ldarel..
Üzerlerimizi büyük bir titizlikle arayıp avluya saldıktan
sonra bizi birer ikişer,
Daha da büyük celadetle saldırdılar döşeklere
valizlere...
Demirparmaklıkların dışından seyre koyulduk bu
matrağıuzun, metrajı kısa filmi:
Deşilmiş döşeklerden pamuklar, parçalanan
valizlerden çamaşırlar, süprülen raflardan kâğıtlar
uçuşuyor havada (Genel Manzara)
89
Müdür bütün bu kargaşanın dışında bir nizam ve inti-
zam örneği, saçlarını sıvazlıyor, kemerini düzetlti-
yor.
(Omuz Çekimi)
Altlı üstlü ranzalar boyunca, yer yer ağırlaşarak mekik
dokuyor Kamera:
Kapıyoldaşları hastasını muayene eden bir hekim da-
kikliğiyle didiklerken dörtbir yanı, eline geçirdiği
dergideki çıplak resimlere dalmış acemi bir
gardiyan...
Sarı dedikler sevimli şahıs dönüp Kameranın merceği-
ne gülüyor, avucunun içindeki kahverengi nesne-
nin üzerine (Omuz Çekimi) yavaş yavaş ve bütün
yırtıcılığıyla kapanıyor pençesi. Ve aynı kapıcı kuş
haliyle iniyor ranzadan.
Sokuluyor Müdürün yanına (Üstten Çekim). Bişeyler
söylüyor kulağına. Avucundaki kutuyu gösteriyor:
Kibrit Kutusu (Omuz Çekimi aynı hizadan).
90
Müdürün eli dalıyor kutuya. İçinden ağaç kabuğuna
benziyen o kahverengi nesneyi çıkarıyor. Yüzünü
görüyoruz: Sevinç ışıkları içinde ve muzaffer. Bir
astronot sanki, yeni inmiş yeryüzüne fezadan.
Burnuna götürüyor o şeyi, kokluyor, ağzına götürüyor.
Isırıyor biraz, tadıyor, yalanıyor. Sonuçtan mem-
nun.
Memnunluğunu eleveren yapmacık bir öfkeyle kükrü-
yor:
Şu ranzada yatan hangi namussuz?
Geriden "benim" diye incecik bir sesin yükselmesi
üzerine parlıyor: Gelsene buraya, ulan!
O ara Başgardiyan Rıza koşup kulağına bişeyler fıslı-
yor.
Bu sefer dişlerinin arasından: Çok iyii! Demek
casus!
Fahir Dayı paştak paştak çıkıyor ortaya. Tıpkı cılız bir
çocuk arkadan.
91
Müdür Sen haa! diye yüzünü buruşturuyor. Fahir Da-
yı'yı tepeden tırnağa süzüyor Kamera.
Sen haa! Bu suratla mı, ulan! Gözlerini kırpıştırıyor
Fahir Dayı.
Bu eçiş-bücüş halinle mi!.. Bir kuş-bakışı dalıyor yu-
kardan ayaklara.
Ayaklar, yüzyıllık bir zeytin ağacının toprak üzerinden
yürüyen kökleri. Ardından ikinci imge: Fahir Da-
yı'nın çarpuk ve bükrü ayağı.
Müdür sadede dönüyor acele: Vatan hainliğını bitirdin,
şimdi de plâka basıp esrar salıcılığına başladın de-
mek!
Vücutlarından elektrik geçirilmiş gibi sarsılıyor bütün
gardiyanlar. Ve hepbirden dönüyor başlar Fahir
Dayı'dan yana.
92
Fahir Dayı yine gözlerini kımıştırıyor ürkek ürkek.
Bu ne pekiy? Müdür o kahverengi nesneyi büyük bir el
çabukluğuyla dayıyor Fahir Dayı"nın burnuna.
Fahir Dayı şaşkın değil, dalgın. Bu mu? diyor, ama so-
ruyu kendine soruyor adetâ.
Bu ya! diye bastırıyor Müdür.
Bir meşe sopası görünüyor. Fahir Dayı avel avel bakı-
yor başının üzerinden sallanan sopaya,
Mahkemeye verecektim, diyor.
— Neyi?
— Elinizdeki deriyi.
Yeniden görünüyor Müdürün avcundaki nesne. Büs-
bütün asılıyor Müdürün suratı.
— Mahkemenin Reisine verecektim, almadı.
— Ne saçmalıyorsun, ulan?
— Ayakların su toplamıştı falakadan...
93
Gözleri açılıyor Müdünün. Kamera, avucuyla Fahir Da-
yı'nın ayakları arasında gidip geliyor birkaç kez.
Körük gibi inip çıkıyor Fahir Dayı'nın göğsü. Ardından
uzun bir nefes. Ve Gerçek, bir göktaşı ya da koca-
man bir mayıs gibi dumanlar çıkararak düşüyor or-
taya:
— Ben de kestim kabarmış tabanlarımın derilerini...
mahkemeye vereyim diye...
Yutkunuyor Müdür, ters-pürs oluyor yüzü. Elindeki co-
pu karnına dayayıp fırlıyor avluya.
O olaydan sonra hele, kalmadı hiç kuşkumuz:
Şu bizim Fahir Dayı birinci sınıf bir casus,
Çayocağında gizli gizli öksürerek bütün gün,
Burdan öbür dünyaya haber taşıyor domuz.
94
YİRMİBEŞ
Görüştü bugün. 17 Ekim...
Her gelen — Dışarda sözleşmişler mi nedirl —
Önce bir kıkırdayıp
Hadi yine! Dışardasınız yakında! diye başlıyor...
Hele Halk Partili dostlar — Sol olsunlar! —
Biraz da kabararak,
— E, olacak tabii o kadar —
Hiç merak etmeyin! diyorlar,
Oldu bu iş!
Affınız garantiye bindi!
Üç aya kalmaz!
Ya Kurban Bayramından önce...
Ya sonra...
Tamam!
Affedildiniz!..
Dayanamadım artık, bu iyi niyetli dostlardan birine
Dur! dedim. Ben de sana bişey söyleyim!
Hiç de affedilecekmişim gibi gelmiyor bana!..
Amma yaptın! diye yanıtlayacaktı tam,
Beni halk mahküm etmedi ki, dedim, affedileyim.
Ama Halk Partisi için diyorsan, o başka!
CHP'yi halk otuz yıl önce mahküm etmişti,
Bak, şimdi affetti!
95
YİRMİALTI
Politikanın inceliklerinden anlayan iki tür insanımız var,
Politikacılarla mahkümlar.
Bunun neceni de belli:
Politika, politikacılar için içeri düşme tehlikesidir,
Mahkümlar için ise dışarı çıkma ihtimali.
11 Kasım, 1973
YİRMİYEDİ
İkide bir kulak veriyordum yağmura
Gorki'nin ANA'sından kaldırıp kaldırıp başımı...
Bayağ hoşuma da gitmişti ilkin,
İri iri damlalar
Elli mumluk elektriğinde bahçenin
Vurdukça betonların üstüne üstüne,
Işıltılı bir koşuşmadır gidiyordu...
Yine de bir eksiği vardı, ama ne?...
Kokusu yoktu, kokusu!
Toprağı yoktu,
Yaprağı yoktu,
Bi işe yaradığı yoktu!
Mubarek, yarı karanlık bir hapisane avlusuna yağan
Tam bir yarı-aydın yağmuruydu.
97
YİRMİSEKİZ
Her gece, sanırım, on bir bucuğa doğru
Bir uçak geçiyor üstümüzden.
Yolcu uçağı, anlaşılan...
Beni bir Ortaçağ yaşamına mahküm edenler
anlamıyorlar ki.
Ben her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru
Üstümüzden geçen o uçağın bir parçasıyım,
İniş takımıyım, góstergesiyim, motoruyum, akliyim...
Ve ben her gece, sanırım, on bir buçuğa doğru
Bi kez daha anlıyorum ki,
Haklıyım.
99
YİRMİDOKUZ
Mustafa Ekmekçi'ye
Bu işten anlar diye
Meydancılar! Ekmek geldi!
Acele kapıaltına gelin meydancılar!
Hoparlörden yayılan o davudi ses,
Ses değil, canım... buram buram kokusuydu
Nar gibi kızarmış sıcacık ekmeğin...
Acıkmış parmaklar arasında bölünürkenki kokusu
Özgürlük ekmeğinin...
100
OTUZ
Halo Dayı'nın Türkçesi yok,
Kızıldereli Hüseyin'in tercümanlığıyla konuşuyoruz:
— Kaç yaşındasın, Can? diye soruyor.
— Kırk yedi, deyince ben,
— Maaşaallahhl diyor bi, “a” ları çatlata çatlata.
Ve sorular izliyor birbirini:
— Evli misin, Can?
— Evet.
- Maaşaallahhl.. Kaç çocuğun var?
— Uç.
— Maaşaallahhl Erkek mi?
— Biri erkek, ikisi kız.
— Mağşaallahhl Kaç yaşındalar?
— Erkeği on beş, kızlar üç'le on iki.
— Maaşaallahhl.. Mesleğin ne?
— Şair, mütercim.
— Maaşaallahhl... Ne kazanıyorsun ayda?
— İki bin beş yüz-üç bin.
— Mağşaallahhl.. Kaç sene ceza verdiler sana?
— On beş.
— Mââşââ... diye başlamışken yine,
Halo Dayı yarıda kesiyor Allah'ı,
Ve kısa bir sessizlikten sonra, o güleç ihtiyarla birlikte,
Bayram topları gibi patlatıyoruz kahkahayı.
101
OTUZBİR
Gardiyandı başımıza, kurt gibi bir gardiyan...
Başı belaya girdi bir esrar dalgasından.
Kuzu kuzu volta atıyor şimdi avluda.
Sine-i millete döndü Ramazan.
OTUZİKİ
Ispanaklar pembe pembe götleriyle
Demir dolabın üstüne yığılmış...
Desene, biz gene burdayız bu kış!..
102
OTUZÜÇ
Berberhaneye giderken, koridorda rastladım Kantinci
Mustafaya.
Epiy olmuştu karşılaşmayalı,
— Alışverişe çıkmayı bu ara bize yasak ettilerdi ya —
Baktım, zayıflamış, tazıya dönmüş zavallı.
Bu ne hal? demeye kalmadan, başladı yanıp
yakılmaya:
Öldüm be, ağam! dedi. Bunalttı beni bu hükümat
bunalımı!
Kırk gündür, seçimden bu yana, ha kurduk,
ha kuracağız ayağına,
Ne uyku, ne durak!.. Görüyorsun a halımı!..
Vatanmus, milletmis, hepsi Sakarya!
Bi köşeye kıstıramıyorum ki şu nursuz Erbakanı!..
Ve demekliğim o ki, on bir yıl verdikleri yetmezmiş gibi
bi ufak yaralamaya,
Bu hükümat kurma işini de, korkarım, bu kodamanlar
takımı
Bizlerin sırtına yıhtı angarya!..
23 Kasım, 1973
103
OTUZDÖRT
Saka-Maka
Şaka-maka değil,
Yüz bin mahkümla bir milyon işçi
"Af" diye, "Is" diye inim inim
Dışarı çıkmayı beklerken hacet kapılarında,
Şu bizim devleti yönetenler
Bir kabine bile kuramıyorlar kırk gündürl..
OTUZBEŞ
Hapis: necilik
Tam bir yıl oldu bugün, bu şerefli uğraşa başlayalı.
Şu ana kadarki sicilim, eh, oldukça başarılı.
Ama bu, benim kişisel yeteneğimden çok,
Toplumca hapse düşkünlüğümüzden olmalı.
"Erkek Millet" diye bilinirdik 12 Marttan önce,
Şimdi ise, yediden yetmişe, hapisaneciyiz milletçe.
25 Kasım, 1973
104
OTUZALTI
ACC! ACC! ACC! diye haykırıyor yüzlerce mahkûm.
Canımız yanmış gibi değil,
Canımız yana yana
Haykırıyoruz sahnedeki kadına:
AÇÇI AÇÇI AÇÇI
Bir koçbaşı gibi zorluyor duvarları çığlığımız...
Açız çünkü,
Açız...
Hem sade
O kadına
Ve kadınlara değil,
Güneşe,
Yeşile,
Toprağa
Ve açık havaya açız,
Adam gibi çalışmaya,
İnsan gibi yaşamaya da açız...
Onun için de işte,
Sahnedeki kadınla değil asıl,
Bu düzenin bazına asılıyoruz,
AÇÇI AÇÇI AÇÇ 1 diye haykırıyoruz.
Kilitleri ac!
Kelepceleri ac!
Demir kapıları aç!
AGC! ACC! ACC!..
Açız çünkü,
Açız...
Hem sade
İçerde değill
105
—п 7. IC |
Ә 62 OO el TS IT]
0 Riu / £y D A EA! 8 дур
ə yə / HS tS o E
20117
5 = =
с z(LA
Güneşe,
Yeşile,
Toprağa,
Açık havaya,
Adam gibi çalışmaya,
İnsan gibi yaşamaya
Sade içerde değil,
Dışarda da açız...
Onun için de işte,
Sahnedeki kadına değil asıl,
Bu düzenin bazına asılıyonuz,
ACC! AC! ACC! diye haykırıyoruz.
Bize okul,
Bize yol,
Bize fabrika ac!
AGG! AGG! AGG!
Yine de nazlaniyor sahnedeki rakkas...
Bu açmaza son çare,
Bi açık versin diye bakıyonuz,
Canımız yanmış gibi değil,
Canımız yana yana haykırıyoruz:
AÇAMAZI AÇAMAZI AÇAMAZI..
Ama hala anlamıyor ki düzenbaz,
Gönül hoşluğuyla o açmazsa eğer,
Fırladığımız gibi bu TARİH denen sahneye,
AÇÇI dediklerimizi biz
Kendi ellerimizle açaca'az!..
30 Kasım, 1973
107
OTUZYEDİ
Damın üstündeki mavi
Amma duru,
Amma mavi!..
Gökyüzü gibi duruyor bayaa!
Verlaine'den: Le ciel est per-dessus le toit
Si bleu, si calme!
108
OTUZSEKİZ
Bakanlıktan emir gelmiş Müdüre (Epiy sıkıştılar
demek!):
Bu son dönemde — varsa eğer — işkence görmüş
siyasilerden
— Yazmak isterlerse tabii — yazılı şikâyetleri isteniyor.
Bu dilekçelerde bi de, iz kalmışsa iz, rapor verilmişse
rapor
Özellikle, öncelikle ve önemle belirtilecek!
(Bakanlık, anlaşılan, işkence izini parmak izi gibi
bişey,
Sağlam-raporu veren doktorları da Prof. Tevfik
Sağlam sanıyor!)
Müdür Bey tarafından alayişle tebşir edilir edilmez
bu haber
(Soba ne gezer!) sırf cansıkıntısıyla bezginlikten
Leş gibi marsık kokan eski revir
Havalanıverdi kendiliğinden
Ve kaleme sarıldı bizimkiler...
Lakin ben böyle meclislerin eski bir müptelası olarak,
Biraz da pederane bir gıptayla masayı seyre
koyulmuşken,
Daha ilk-ağızda yanaklarının pençe pençe
kızarmasından,
Hele gözlerinin bebeklerine konan o vatan-kurtaran
ciddiyetten,
Ne yalan söyleyim, huylanır oldum birden.
Gene Son tahlilde diye başlayıp,
Tamam mi! diye yarıda sona eren
Ve dinlemesi de işkence bahsine giren
O hiç de tez olmayan anti-sentezler'den birine
tutulmaktan korkuyordum,
Dilekçeler bir saat kadar sonra,
— Her zaman korktuğu gelmiyor insanın başına—
Yeni dikilmiş zıbınlar gibi akpak,
Ortaya çıkıncaya dek...
109
Özür dilerim genç kardeşlerimden,
Koşulların insanları değiştirdiğini
Ve özün biçimi belirlediğini
İçime yeterince sindirememişim demek ki...
Suretleri yanımda, okuyorum da yeniden,
Yazdıklarında ne bir tümce fazla, ne bir tümce eksik,
Anlatılan somut, anlatım açık-seçik,
Ne bir yerinme var, ne de bir öğünme,
Kendilerinden adeta kendileri değilmiş gibi söz ederek,
Böylece özneli nesnelleştirerek,
Genellik ve tarihsellik kazandırmışlar geçirdikleri
dóneme...
Mehmet Telli'nin dilekçesinden vereyim size bir-iki örnek:
1) Bu sırada köylüler çamura ve kana bulanmış halimize
bakarak bize acınıyorlardı.
2) Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, hayvana binermişçesi-
nesırtıma binmeye, sanki topmuşum gibi tekmelemeye,
yumruklamaya, iz kalmasını önlemek için kum torbalarıy-
la vurmaya başladılar. Her darbede bütün iç organlarımın
sallandığını, yerinden kopar gibi olduğunu duyuyordum.
Bu da Nail Ozkaya'dan:
Yerini sahiden bilmediğim silahları aramak üzre arka-
daşım Arıcıyla beni dağa sürdüler. Dağda soyadının
Bektaş olduğunu duyduğum bir komanda üstteğmeni
karşımızda votka içti ve bizleri elli metre ileriye dikerek
üzerimize kurşun yağdırdı. Silâhların bulunamaması
üzerine, tabancasını şakağımıza dayayıp, "Ya bu si-
lâhlar bulunacak, ya da ben sizleri öldüreceğim!" diye-
rek, dolu sandığımız silâhın tetiğini birkaç kez çekti.
Daha sonra İskenderun'a nakledildik.
111
17 yaşındaki öğrenci Nail"den sonra, bi de Yaşar Gökoğ-
lu"nu dinleyin:
Bu işlemler sırasında en önde ve en hareketli olan Ba-
kanlar Karakolu komseri bıyıklarımı yoldu ve çakmağıyla
yüzümü yalazladı. Baştan beri, "Anlat, ulan!" diyorlar;
"Ne anlatayım?" diye sorunca da, "Ne anlatırsan, anlat
ulan! Biz siyasi değiliz, anlamayız!" diyorlardı.
Nasıl!..
Singer makinesi gibi tıkır tıkış işliyor türmceler, değil
mi?...
İşte böyle, can kardeşim,
Sade yazı yazarken değil, konuşurken de
Hep çifte dikiş vuracaksın anlama!
Dikişin biri bugün için, ama
Asıl önemlisi, öbür dikiş kalacak yarına!...
Nitekim bu dilekçelerden sağladığımız yarar da
Bu yarınlık dikişten ibaretti.
Çünkü Müdür Bey ertesi günü,
Ve galiba hafiften utanarak, koğuşa kadar gelip,
Telefonla kendisine verilen emrin yanlış anlaşıldığını
Dilekçe yazma talimatının bizlere değil,
1972 yılında işkenceye ilişkin dilekçe gönderip de
Dilekçesine resmi bir karşılık alamamış olanlara raci oldu-
ğunu
Tebliğ ile yazdığımız dilekçeleri iade etti.
113
1 dü ^
7 ilk Mae
7
kt
n /
OTUZDOKUZ
Bâd-ı saba ranzaların altında
Patlamış pabuçlarla tokyolara
Siftinirken badi badi,
— Bu gidişle cami olur sonunda bu cezaevil -
Baktım ki secdeden doğrulan ihtiyara,
Yetmişinde değil sanki,
Presten yeni çıkmış bir çivil..
Neylersin, mahkemece çakılmış duvara
Saltanatlı.., aşiretinin reisi, :
Başında hila eski kasketi...
Ve her gece böyle sabahlara kadar
Bir çekiç gibi inip kalkan çenesiyle
Mıhladıkça tahta göğsüne, omuzlarına
O kapkara ettehiyatüleri,
Allahın emri, Hükümatın kavliyle
115
ZISIZVA
KIRK
Düzeltme
4 Aralık, 1973 günlü Cumhuriyet'de
Descartes'ın ünlü sözüne atfiye
DÜŞÜNÜYORUM, O HALDE YOKUM diye
Bir karikatürü çıktı Ali Ulvi dostumuzun.
Ama aslı, yani Latincesi ve doğrusu:
CAGITO ERGO mahpuSUM
olacak bunun.
KIRKBİR
Gorki'nin kahramanlarından Yakov, yedi yaşında bir
çocuk, arkadaşına soruyor:
— İlya, diyor, bu kadar küçük gözlerle insanlar nasıl olup
da her şeyi görebiliyor? Koca bir kasabayı görebiliyor-
lar?.. Şu caddeyi düşün bi kez! Nasıl olup da senin gözü-
ne sığıyor?
— Pekiy ama, Yakov diyorum ben de, şu cezaevindeki bi-
ni aşkın mahkümun, koca koca adamların yıllardır dünya-
ya duydukları özlemle o kocaman olmuş gözlerini düşün
bikez! Nasıl olup da bunca göz bu dört duvar arasına sı-
ğıyor?..
Üç Arkadaşın Zor Günleri,
Maxim Gorki,
Günce Yayınları.
117
Val
fə) a Sea E — +
ARE FR س
A
: ARE
AE
KIRKİKİ
Çetin Altan içerde de, dışarda da,
Madem ki yazısında da, yaşamında da,
Dün, bugün değil sade, dilerim, yarın da
Tepeden tirnaga ve kirpiklerine kadar
Yiğit, dünüst ve ilerici bir aydın,
Gözleri de aydın olsun cancağ'zımın!
9 Aralık, 1973
KIRKÜÇ
Adı lazım olmayanı birine
Aramadı, sormadı diye Müşir, takaza etme ikide bir!
Ölü-evinden çıkar çıkmaz, hastasını nasıl unutursa
doktor,
Avukatlar da öyle —ortak bir güdüyle herhalde —
Hüküm giydin miydi cezaevinde, unutacak seni mecbur
119
KIRKDÖRT
Gücüme gidiyor bu Allah kurtarsın! lafı.
Müdürü gelir: Allah kurtarsin!
Savcısı gelir: Allah kurtarsın!
Gardiyanı gelir: Allah kurtarsın!
Bi hal olduk. Allah bilir, günde kaç posta
Allah tarafından kurtarıla kurtarıla.
Oysa biz, insanları kurtarma zahmetinden
Kurtarmak için Allah"
Düştük, değil mi, bu yola?
120
KIRKBEŞ
Hiç durma, Can, sök gözlerinden
O sinsi sinsi büyüyen nergisi!
Ondan geliyor bu başdönmesi...
Pekiy ama nedendi öyleyse
Karanlık tellerin orda konuşurken benimle
O arkadan gelen sinsi ışığa
İkide bir başını döndürmesi?
Ondan mı acaba başımın dönmesi,
Bu açlıktan beter kıskançlık?
Hiç durma, Can, sök gözlerinden
Bu sana yaraşmayan nergisi!
Bir bahçıvan gibi güvençli olmalı
Marksist adamın sevgisi!
121
KIRKALTI
Bir sıkıntı vardı içimde — sebepli —
Akşamdan — yedi mi ne? — yattıydım.
Kalktım ki püfff!...
Acayip bir yanık kokusu!..
(Kızgın düşte kavruluyor gençlerin sovancıkları.)
Kolumdaki saat bile erimiş nerdeyse,
Yapıştı çapaklı gözlerime sabahın üçü...
Sarka-tutuna indim aşağı,
Su çaldım maymunlamış yüzüme,
Bi de çiş edeyim, dedim.
Tıkanmış gene kubur,
Kocaman bir bok yüzüyor üstünde,
Mağrur, Cermen ve vakur,
Bi bok sanıyor kendini... haklı olarak!
Küçük aptestimle bozdum saltanatını.
Dedim a, bir sıkıntı vardı içimde...
Koğuşa döndüm, demir kapıyı gacırdatarak.
— İnşallah, uyanmamıştır kimse! —
Uyanan olmamış, Allah kahretsin!
Tırmandım ranzaya, oturdum yatağın içine.
Bakındım balıkçıl bir umutla
Beylik battaniyelerin altından
Dost bir yunus çıkar belki diye.
Hâlâ kendi karasularında yüzüyor herkes...
Kaldık mı sana ölü götüne tıkaç Birinciyle
Zeytin çekirdeği tesbihine!..
— İnsan gözü otobur bir hayvan,
Yeşilsiz kalınca, ölüyor açlıktan. —
Tersliğe bak, Faik Dayı'nın
Gözlüğünü almayı unutmuşum!
122
Kitaplardan da medet yok demek!..
İki kolu iki yanına sarkmış
Nefti kazağım gibi duvara asılı
Gölgecağ'zımı pışpışlıyordum ki,
Dudaklarım yapraklanıverdi birden.
Ve bir adam bir rüzgâra
Ne kadar yaprak olabilirse o kadar
Yakından dinledim o rüzgârın ۷۰
Gülerim, sevgilim, bitanem, küçücüğüm benim...
Açıldıkça o yesir sesin taçyaprakları,
Hanidir gülmeyen yüzüm de güldü.
Zaten o içimdeki sıkıntı dediğim şey de
Bu pusulayı şaşırmış rüzgär-gülüydü...
Bulduğum bu gü-doğruya
Kendi kendimle doğrulmak istedim.
Olmadı, çünkü ben kendimde değil,
Koğuşun kağnısına leyliydim...
Yapıştığım gibi demir boynuzlarından
Bura bura çevirdim başını
Uyku denen o burulmuş boğanın...
Vay anam, öyle bir böğürdü ki ranza!..
Yöneldik sonra aydınlanan karabasanlarla
Kuzeye, İstanbul'a, Boğaz'a...
— Inşallah, uyanmamıştır kimse! —
Uyanan olmamış, Allah kahretsin!
124
KIRKYEDİ
10 Nisanda yazdığın,
12 Nisanda postaya attığın,
17 Nisanda da benim elime geçen
Mektubuna sitemimdir.
Kavlimiz öyle değil miydi, hayatım?
Nisanın 20"sinde burda olacaktınl..
Hayaliyle yaşıyorum günlerdir
Telörgüler ardındaki hayalinin:
Dayanıklı tazedir gerçi ama,
Kırılır gibi oldu hani
Çalakalem yazılmış mektubunu alınca.
Çocuk Bayramı'ndan sonra geleyim.
Nisanın 26'sında orda olurum, diyorsun...
Bunun anlatmaya üşendiğin bir nedeni var elbette!
Çünkü durduğu yerde beni
— Üstelik, bu güç durduğum yerde,
Öksüz balığı gibi livarda
Çarpına çarpına — bekletecek değilsin a!..
Hem ne kaldı, canım, şunun şurasında
Nisanın 26'sına!..
125
A AA a PET
İT ə Kə ESTO дЈн “Cİ
ARA RST ای SIR AR
ə ni ın
PAC AR УН SAN 7
DT BEREIT IL HH SIA AAA O OEA
ARES SOS DDS ISAIAS ES)
CTC ae ات (COV RAR TT TT haa) Bc TI
KESTER LAR ASA SS
Pe RR ON a ALLE SATA PER
TIGERS AR o Y ILLA PERSA AI)
TIER ELTERN 3719409 2.40.82. 2 5 1S3
ELT MCA, ۱ بل ی ی A EE e ƏRƏ DAA Aa
EDNITA DRA (UIT IAG
E O rı
SOS VATES El
ee cr AOS LAO
AT ES SSA TIA
ə NCSC
ASIS Ҹа Уз a I RES
SS AR IE EAA ISAS EEE
ELE ESOS SANOS ə RR
LIAI IAAI TL eA x
ین a S AA RES
LİAM TIA o HA
25. 0-65 Lİ
AH ی
“о
oH
"
8
n
|)
şə
xa
le
“ALL
кә
Aş
1
x
$
ә
em
N
`
L
o
۲
۱
ә
A İFA
IH
PRA
A
222
İİ
X
Ы
A
8:
3
ایس
4
Y
V
(2.
8
1
1
1
1
a
1
o
123 ДӘ
Hrs
KIRSEKİZ
Komünizm elektriklendirilmiş Sosyalizmdir,
Demişti Lenin.
Bu târife ârif oldukları için mi acep
Kanşık ism-i fâil birtakım örgütlerin
Yakaladıkları yerde, şu son birkaç yıldır
Sosyalistlerin organlarına elektrik vermeleri?..
127
KIRKDOKUZ
Bir cehennem daha Uçmak,
Kanatların odlara yanarak!
Daha! Daha! Daha!
Ölüme ELT'yle yollanan
Bir telsiz turna daha!
Üç gün oldu... ve kim bilir kaç gece...
Bu yanık havayı yediremedim ciğerlerime,
Bu kara dumandan Sosyalist Realizme
Bir ışık yolu olacaktı, ama ne?..
Ateş böcekleri imgesine sarıldım önce,
Odlara yanmış kanatlarımdan
Misis otlarına yağan ateş böceklerine...
Yakamozlara da bir gönderme olabilirdi belki,
Geleceğin gözleriyle bize dostça gülen
Yakamozlar ki Tarihin öbür yakasındaki...
Derken bir haber geldi: İşçiler
Tarihi (5'inci) Maddecilerin
"Af" dışı bırakıldığını
Sabah ajansından işitince,
İş bırakıp dağılmışlar evlerine,
İşçiler, işçiler,
Benim ateş kardeşlerim
Bossa Fabrikasındaki...
11 Haziran, 1974
128
ELLİ
ADALET KAZAN,
BİZ KEPÇE.
129
le له
ee o
e lara las | Lu»
Gönlüm Sen ing
birlikk, Orada in
¡Sha ə
h aish nF EN
— $
Nr 3
es = NE
XA Yuck/ 7
Maps a e 3
E
an o Adana S
x” | سین ال / /
Can Kar defi»,
ELLİBİR
Dr. Lále'ye
Gókyüzü ólü bi gól
Üc pare bulutuyla
Avluda aval bülbül
Dün kesilmis dutuyla
O kiz mahküm mu degil
Tas gibi umuduyla
ELLİİKİ
Tanpınar ne içinde, ne de dışındaymış zamanınl...
Kapısında beklerken şimdi bu guguklu DAM'n
Üstadı andırır gibi olsa da hal-i perişanımız,
Biz Tecritteyken bile civcivindeydik yaşamın.
9 Temmuz, 197
131
İÇİNDEKİLER
BİR SİYASİNİN ŞİİRLERİ
ÖNSÖZ
Bİ SEN EKSİKTİN AYIŞIĞI
Guzel'e
Mare Nostrum
Bi Sen Eksiktin Ay ışığı
Ya"u
Sardunyaya ağıt
Parça Parça
Mesel
Kaktüsler ki...
Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim
O Gamlı Şovalye'ye
1972 Yazı
Aktaş Reyhanlı Hatay
Sabah Gamı
Resmi Bir Resim
İspanya Başkanını Öldürenlerin
Kimlikleri Açıklandı
Darvin Üzerine
Soyut Şiire Savunma
Middethaneme
Lorca'ya Saygısızlık
Lazarus Rus Değil, Lazdı
Sabahattin Emmi İçin
Tabir İçin Bir Rüya
DAMLAYA DAMLAYA GÖL OLMAZ YA
Bir
İki
Üç
Dört
Beş
133
61
62
63
64
66
Altı
Yedi
Sekiz
On
Onbir
Oniki
Önüç
Öndört
Onbeş
Onaltı
Onyedi
Onsekiz
Ondokuz
Yirmi
Yirmibir
Yirmiiki
Yirmiüç
Yirmidört
Gereği Düşünüldü
Yirmibeş
Yirmialtı
Yirmiyedi
Yirmisekiz
Yirmidokuz
Otuz
Otuzbir
Otuziki
Otuzúc
Otuzdórt
Otuzbes
Otuzalti
Otuzyedi
Otuzsekiz
Otuzdokuz
Kirk
Kırkbir
Kıriki
134
Kirküç
Kırkdört
Kırkbes
Kırkaltı
Kırkyedi
Kırksekiz
Kırkdokuz
Elli
Ellibir
Elliiki
135
119
120
121
122
125
127
128
129
131
131
apishane...
“ise kapalı bir yer. Şairlik patlamam orada oldu, Cepheler açık. Seni
bir yere koymuşlar. Seni koyanlar var. Yalın bir çelişki var. Yalın bir
çelişkinin içinde bir de insanlarla sıkı-fıkı bir ilişki var hapishanede.
Sade siyasiler değil. Gerçi öbür koğuşlarla ülüşküyi kısıtlamışlardı
ama, yine de onları izleyebiliyorduk. İşte bu çelişkinin yalınlığı daha
doğrudan sonuçlar almama yardım etti. Siydsetti, içkiydi, kendimi
dağıtacak olanaklar da yoktu. Bundan dolayı
yoğun olarak şiirle baş başa kaldım. Yoğun
olarak şiir yazmaya başladım ve bunu iş
haline getirdim. İki-üç günde bir şiir çıkarı-
yordum. Bunların bir kısmını attım, bir kısmı
Bir Siyasinin Şiirleri'ni oluşturdu.”
Bugün Ondokuz Mayıs,
Mayısın ondokuzu!.
Sen ey Türk istiklalinin koruyucusu,
Sen ey ülkemizin geleceği,
Ulusumuzun gözbebeği,
Sen ey demirparmaklıklarda barfiks yapan,
Ranzalarda parende atan
Sportmen ve kahraman Turk Gencligi,
Önünde senin bütün Kilit-bahirler açık,
Ama herzaman Samsun'a çıkılmaz a,
Bu sabah da avluda volta atmaya çık!
KAPAK: AYŞE GUL ISBN (TK) 975-7432-06-7
ISBN 975-7432-08-3